19. yüzyıl: Sanayi Devrimi’nin getirdiği toplumsal değişimler ve çocuk işçiliğinin azaltılmasına yönelik adımlar, erken çocukluk eğitiminin önemini ortaya çıkardı. Friedrich Froebel’in geliştirdiği “kindergarten” (çocuk bahçesi) modeliyle okul öncesi eğitim ayrı bir alan olarak kabul görmeye başladı. Bu dönemde öğretmenler, çocukların oyun yoluyla öğrenmesine rehberlik eden kişiler olarak konumlandı.
20. yüzyıl başları: Maria Montessori’nin pedagojisi, Jean Piaget’nin bilişsel gelişim kuramı ve John Dewey’nin deneyim temelli eğitim anlayışı, okul öncesi öğretmenliğine yön verdi. Çocuğun bireysel gelişimini destekleyen, çevreyle etkileşime dayalı öğrenme yaklaşımı benimsendi.
1950’ler–1960’lar: II. Dünya Savaşı sonrasında özellikle Avrupa ve ABD’de okul öncesi eğitimin yaygınlaştırılması için devlet politikaları benimsendi. UNESCO ve benzeri kuruluşların desteğiyle öğretmen yetiştirme programları sistematik bir yapıya kavuştu. Bu dönemde çocuk gelişimi, oyun temelli öğrenme ve aile katılımı, öğretmen eğitiminin merkezine yerleşti.
1970’ler–1980’ler: Çocuk merkezli yaklaşım ve sosyo-kültürel kuramların etkisiyle okul öncesi öğretmenliği daha bütüncül bir kimlik kazandı. Öğretmenler artık yalnızca bakım sağlayan kişiler değil; çocukların bilişsel, duygusal ve sosyal gelişimlerini destekleyen uzmanlar olarak görülmeye başladı.
21. yüzyıl: Erken çocukluk eğitimi, dünya genelinde eğitim politikalarının öncelikli alanlarından biri hâline geldi. Okul öncesi öğretmenliği; STEM temelli oyun uygulamaları, dijital okuryazarlık, kapsayıcı eğitim ve sürdürülebilir kalkınma hedefleri ile bütünleşti. Günümüzde öğretmenler, ailelerle iş birliği içinde çalışan, erken müdahale programlarında aktif rol alan ve disiplinlerarası bir yaklaşımla çocukların gelişimini destekleyen profesyonellerdir.