Resim-İş öğretmenliği, 19. yüzyılda sanayi devrimi sonrası hızla önem kazanan sanat eğitimi hareketleriyle şekillenmeye başladı. Avrupa’da özellikle Almanya, Fransa ve İngiltere’de gelişen sanat akademileri, resim ve iş (el sanatları, zanaat) eğitimini okul müfredatına dahil ederek, bireylerin yaratıcılığını ve estetik algısını geliştirmeyi amaçladı. Bu dönemde sanat eğitimi, yalnızca elit bir sınıfa değil, toplumun tüm kesimlerine ulaşması gereken bir alan olarak görülmeye başlandı. John Ruskin ve Walter Gropius gibi isimler, sanatın eğitsel rolünü vurgulayan kuramsal yaklaşımlarıyla bu alanın pedagojik boyutunu güçlendirdi.
20. yüzyılda Amerika Birleşik Devletleri’nde John Dewey’in ilerlemeci eğitim anlayışıyla birlikte resim-iş öğretmenliği programları daha sistematik bir yapıya kavuştu. Sanat eğitimi, bireysel yaratıcılığı desteklemenin yanı sıra demokratik toplumlarda eleştirel düşünmeyi ve kültürel farkındalığı geliştiren bir alan olarak kabul edildi. İkinci Dünya Savaşı sonrasında UNESCO’nun da katkısıyla sanat eğitimi evrensel bir hak olarak tartışılmaya başlandı; pek çok ülkede öğretmen yetiştiren kurumlarda resim-iş öğretmenliği bölümleri açıldı ve bu alan akademik bir disiplin haline geldi.
Günümüzde resim-iş öğretmenliği bölümleri, küreselleşme ve dijitalleşme süreçlerinden etkilenerek çok boyutlu bir gelişim göstermektedir. Geleneksel resim tekniklerinin yanı sıra dijital sanat, medya tasarımı ve disiplinlerarası sanat uygulamaları öğretim programlarına dahil edilmiştir. Asya, Avrupa ve Amerika kıtalarında sanat öğretmeni yetiştiren programlar, hem kültürel mirasın korunmasına hem de çağdaş sanatın pedagojik boyutlarına katkı sağlamaktadır. Böylece resim-iş öğretmenliği, yalnızca bireysel estetik gelişimi değil, aynı zamanda kültürler arası iletişimi, sosyal katılımı ve yaratıcılığa dayalı problem çözme becerilerini de destekleyen evrensel bir alan konumuna gelmiştir.